Fotografçılığın Tarihi
Fotografçılığın Temelleri
Fotograf Makineleri
Işık Kontrolü
Optik

CAMERA OBSCURA’DAN FOTOĞRAF MAKİNESİNE…

Fotoğrafın tarihi denildiğinde üzerinde durulması gereken iki temel konu var. Yüzey üzerinde görüntünün elde edilmesi ve bunun başka bir yüzey üzerine kaydedilmesi, ardından sabitlenmesi...

İ.Ö. beşinci yüzyılda Çinli filozof Mo Ti, yaptığı gözlemlerde gölgelerin kendi başına hareket etmediğini, ancak ışık ve objenin hareket etmesi halinde gerçekleştiğini saptar. Bu tespit Camera Obscura fikrinin oluşum sürecini de başlatır. Aslında sistem ile ilgili ilk bilgilerin Sümerlere kadar gittiği bilinmektedir. Mo Ti’den başlayarak çeşitli dönemlerde Aristoteles, Arap matematikçi Alhazen, Leonardo da Vinci gibi bilim adamlarının çalışma ve gözlemleri Camera Obscura’nın (Latince: Karanlık Kutu) gelişimini sağladı. (2. Resim) Bir yüzeyinde ışığın girmesi için iğneyle açılan delik bulunan karanlık kutu Camera Obscura, hâlâ en basit şekilde fotoğraf elde etme aracı olarak kullanılmaktadır (3-4. Resim). Kutu, konuya yöneltildiğinde iğne deliğinden giren ışık, karşı iç yüzeyde görüntünün oluşmasını sağlıyordu. Ancak, net ve keskin görüntü oluşmuyordu. Rönesans döneminde İtalyan bilim adamı Giovanni Battista Della Porta, Doğa Büyüsü (1553) adlı eserinde Karanlık Kutunun tanımını yapıyordu. On beş yıl sonra ise Padua üniversitesi öğretim üyesi Danielle Barbaro iğne deliği yerine mercek yerleştirilerek daha net ve keskin görüntü elde edileceğini gösterdi. Camera Obscura adım adım gelişmektedir. Görüldüğü gibi doğayı gözlem, elde edilen sonuçların yorumlanması, yaratıcı düşüncenin oluşumu, buluş ve gelişim süreklidir…

Sosyo-ekonomik gelişmeler her alana yansır. Aynı fotoğrafın bulunmasında olduğu gibi… Aydınlanma Çağı, Rönesans’ın (XV-XVII. Yüzyıl) ardından gelir. Rönesans bir geçiş dönemi olarak Aydınlanma Çağını hazırlamıştır. Bu hareket on sekizinci yüzyılda Avrupa’da hızla yayıldı. Sosyo-ekonomik yaşantı değişti, etkin ve egemen bir orta sınıf (burjuva) ortaya çıktı. Burjuvaziyle birlikte girişimcilik ve ticaret gelişmiştir. Dönemin düşünce anlayışı, sanatçıları da etkileyerek Klasizm, Romantizm ve Realizm gibi akımların birlikte gelişmesini sağladı. Sıradan insanlar da günlük yaşamları ve portreleriyle sanatın malzemesi olur. Ancak sıradan insanların sanatçılardan resim satın almaları, portrelerini yaptırmaları ekonomik açıdan zordu. Oysa orta sınıfın benzeri görülmemiş bir resim talebi vardı. Çok miktarda yeniden üretime ihtiyaç duyulmaktaydı. Önceleri lithografi (taş baskı) geliştirildi, daha sonra tahta oyma kalıp kullanılarak resimler çok sayıda basıldı. Aydınlanma çağının sembolü olan Diderot ve d’Alembert’in ansiklopedileri 1751-1765 yılları arasında yayınlandı ve resimler açısından oldukça zengindi. Biraz önce belirttiğim gibi Camera Obscura sanatçıların optik teçhizatları arasında yerini almıştı. Bu dönemde, Çin ve Anadolu’da yaygın olarak kullanılan gölge sanatı Avrupa’da siluet (silhoute) diye adlandırılan bir portre resim tekniğine esin kaynağı oldu. Resmi yapılacak konunun, genellikle de insan portresinin bir gölge olarak parlak zemin üzerine çizilip boyanmasıdır. Çabuk üretilmesi ve ucuz olması, siluet portrelerinin yayılmasına neden oldu. Bu tekniği kullanarak yapılan portreler on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da büyük bir moda olarak yayıldı. Orta sınıf yüklü bir portre talebi içindeydi. Fizyon çizim tekniği (Physionotrace) 1786’da Gilles-Louis Chertien tarafından bulundu. Orijinal, bakır plaka üzerine kazınıyor ve kağıt üzerine istenilen miktarda kopyalama yapılabiliyordu (mürekkep kullanarak).

Sanatsal maharet için üretilmiş bir başka mekanik alet “Camera Lucida” idi. İngiliz bilim adamı William Hyde Wollatson’ın 1807’de tasarladığı alet, yüksekliği ayarlanabilen ölçekli boru üzerine tutturulmuş cam bir prizmayı taşımaktaydı. Gözünü prizmaya dayayan kişi, prizmanın önünde duran nesnenin yansıyan görüntüsünü kağıt üzerinde görür. Görüntünün üzerinden kalemle geçildiğinde nesnenin resmi ortaya çıkar. Aygıtı kullanan kişi hem kağıt üzerine yansıyan görüntüyü hem de nesnenin kendisini görür (9.Resim). Mekanik bir teknik olarak fizyon ve Camera Lucida hızla yaygınlaştı. Bundan sonra ise el ile çizim gerektirmeden, ışığın kendisinin resmi sabitleştirmesi fikri üzerinde çalışmalar başladı.

Camera Obscura, önceleri büyük bir odaydı. 17 ve 18. yüzyılda ise ayakları bulunan taşınabilir olanları tasarlandı. Karanlık kutunun önündeki lensin tam karşısındaki yüzeyde buzlu cam bulunuyordu. Mercekten geçen görüntü buzlu cama düşürülüyordu. Daha geliştirilmiş bir modelde -ki bu örnek modern refleks fotoğraf makinesinin atası olarak anılabilir- kutunun içine 45 derecelik açıyla bir ayna yerleştirilmişti. Mercekten geçip aynaya düşen görüntü kutunun üst yüzeyindeki buzlu cama yansıtılmaktaydı. Cam üzerine konan ince bir kağıda resim kolayca çiziliyordu. Aynanın bir yararı da görüntünün önceki modellerdeki gibi baş aşağı değil düz olmasıydı. (5. Resim) Fakat bir sorun vardı, sanatçılar perspektif kurallarına uygun resimler elde etmek amacındaydılar. Görüntü dairesel basit bir lens (büyüteç gibi) tarafından elde ediliyordu ve ışık düzleme ulaştığında keskinlik oldukça azalıyordu. Çift lens kombinasyonu sayesinde kabul edilebilir netlik elde edilebildi. Değişik odak uzaklıklı lenslerin kullanılması ressamlara yeni olanaklar yarattı. Portreler için dar, manzara resimleri içinse geniş açı lensler kullanılmaya başladı. 18. yüzyılda Camera Obscura öyle yeterli düzeyde iyileştirildi ki sanatçıların sıradan aletleri arasındaki yerini aldı. çalışmalarında Camera Obscura’nın en belirgin özelliklerin gözlemlendiği ressam Jan Vermeer’dir (1632-1675). Resimlerindeki; merceklerin sağladığı optik perspektif, ön ve arka plân arasındaki optikten kaynaklanan yaklaştırma, fluluklar dikkat çekicidir. Ayrıca, ışığın bir noktadan dağılması ve gölgelerin o güne değin olmadığı kadar başarılı yansıtılması bir Camera Obscura yardımıyla çizildiğini ortaya koymaktadır. Bu uygulamalar, özellikle “Kırmızı Şapkalı Kız” (6.Resim) resminde doruğa çıkmaktadır. Perspektif ve flulukların kullanımı, ön plân ile arka plân arasındaki sıkıştırılmış hava boşluğu Camera Obscura’yı ortaya çıkaran tipik özelliklerdir. Vermeer, bugün fotoğrafçıların derinlik etkisini artırmak için kullandıkları yer karoları, tavan kirişleri, ön plâna konulan elemanları, yakın ve uzak figürler arasındaki boyut farklılıklarını başarıyla uygulamıştır. Optik perspektifin (tek noktalı perspektif) gözle görülebilir bir deformasyon yarattığını ve bunun anlatımı güçlendirmek için kullanılabileceğini düşünmüştür. Bunun tipik örneği de (Konser) adlı resimdir (7.Resim). 17. yüzyılda yaşayan bazı ressamlar aynalar yardımıyla yapılan düzenekler ve Camera Obscura’dan fazlasıyla etkilenmiş ve bu araçlar sanatçılara yeni ufuklar açmıştır. Carel Fabritius’un (1622-1654) resmine baktığımızda iki elemanlı geniş açı objektifin distorsiyonunu (deformasyon) belirgin şekilde görmekteyiz. Ön plânda oturan müzik aleti satıcısı adam ile arkada bulunan katedralin arasındaki oran, tipik bir geniş açı uygulamasıdır. Bu resim ile ilgili olarak 1964 yılında yapılan bir çalışmada, Fabritius’un resmine konu olan katedralin fotoğrafları 17. yy.da bilinen iki mercekli bir optik aracılığıyla çekilir. Söz konusu resim ile fotoğraf üst üste çakıştırıldığında geniş açı deformasyonunun bütünüyle resme aktarıldığı görülür. (8.Resim)

Karanlık kutudaki görüntünün kalıcılığı, bir yüzey üzerine zapt edilebilmesi için kimya bilimiyle ilgili bazı temel gelişmeleri beklemek gerekecekti.

Sekizinci yüzyılda Cabir İbni Hayyam adında bir Arap, gümüş nitratın karardığını keşfetmişti. Fakat nedenini açıklayamıyordu. 1727 yılında Johann Henrich Schultz gümüşteki kararmanın ışık etkisiyle olduğunu ortaya çıkarır. Konuyla ilgili çarpıcı iddialardan biri de iki bin yıl önce Çin’de kullanılan ışığa duyarlı levhalar bulunduğudur. Öte yandan, ağaç baskı tekniğiyle dokuma yüzeyi ve nesnelerin resimlerinin çoğaltılması, Çin’de beşinci yüzyıldan beri bilinmektedir. Avrupa’da ise dokuma üzerine ağaç baskı tekniği on dördüncü yüzyıldan beri kullanılmasına rağmen, kağıt üzerine baskı on beşinci yüzyılda gerçekleştirilmiştir.

Not: Alman mucit Johannes Gutenberg harf ve karakterlerin tek tek dökülerek baskı klişeleri biçiminde düzenlediği tipo baskı tekniğini geliştirdi. Gutenberg’in 1448’de bastığı astronomi takviminin, matbaanın ilk ürünü olduğu sanılmaktadır. Ama, Gutenberg’in matbaasında basıldığı kayıtlara geçen ilk kitap 1455’te basılan ünlü Kırk İki Satırlı Kitabı Mukaddes’tir.

Yeniden fotoğrafın doğuşuna dönecek olursak, 1727’de Alman tabiat bilimci Johann Heinrich Schulze üzerinde deneyler yaptığı bileşimin güneşte koyu mor renge dönüştüğünü fark eder. Schulze tepkimenin ışıkla ilgisi olduğunu ortaya çıkardı. Teorisini ispatlamak için bir cam şişeye kireç/gümüş nitrik asit karışımını doldurdu. Işığın serbestçe girebilmesi için şişe yüzeyinde küçük bir alan bırakıp, geri kalan bölümü koyu maddelerle örttü. Kağıttan hazırladığı bir şablonu şişenin üzerine yapıştırdı. Çok geçmeden kağıtta oyulmuş isim ve yazı şablonun ışık sayesinde şişenin içinde kopyalandığını gözlemledi. Schulze bu ışık duyarlılığı deneyini “karanlık veren” olarak adlandırdı ve 1727’de Nurumberg Doğa Filozofları Akademisine sundu. Görüldüğü gibi 18. yüzyılın başlarında Camera Obscura’nın elle tutulamayan resmini tuzağa düşürme düşünceleri yavaş yavaş oluşuyordu.

Copyright © 2008 uguronur.com